Monday, October 01, 2007
Ölüm korkusu üzerine.....
Bugün konu ölümdü.Ne sohbet amaJ..İnsanların bu dünyada beş dakika daha fazla kalmak için çabalamalarına hep gülerim.Yani her şey olacağına varır..Neden ölmekten bu kadar korkarız,tensel varlığımızın toprağa gömülüp solucanlar tarafından kemirilmesi neden bu kadar korkunç gelir?sonuçta doğadan aldığımızı doğaya vermektir olay..Bir otta,böcekte,çiçekte, bir ağacın damarlarında yaşamaya devam etmektir….
En güzeli direnmemek ölüm kapıya gelince,tırnaklarımızla bir yerlere tutunmaya çalışmamak..
Biliyor musun öbür tarafı ne olduğunu ?İşte asıl olan ölmek değil,bilinmezlik korkusu..Anne karnındaki bir çocuğa sorsalar,seçme şansı olsa,hiç bilmediği dış dünyaya çıkmayı ister mi,tek bildiği gerçekliğinden ,sıcak,-karanlık,güvenli rahat anne karnından çıkmayı ister mi..Ama bak doğdu bağırarak ,çırpınarak,üşüyerek…Sonra bir “çokoprens” yedi,olay bittiJBu dünyanın tadına bir vardık,şimdi de gitmek vakti gelince gitmemek için direniyoruz..
Oysa ne zahmetli bu dünya,ne kadar ağır ve zor burada yaşamak…Ne kadar yoğun, ne kadar yorucu…Bilmezler ki can kuşu kafesten kurtulmak için gün sayar ve bir gün
Bir şafak vakti sükuneti içinde uçar gider..Ne birinin kızısın-oğlusun ne karısı –kocası annesi babası çocuğu,konuşmak yok sadece hissetmek var,süzülür gibi yumuşak ve tamam,üzerinde görevini yapmış olmanın yorgunluğu ile mahmur,gittikçe silikleşen dünyadan uzaklaşmak ve her şey olmak,her şeyin içinde olmak ve bilmek,zaten hep biliyordun,sadece yeni uyandın….
Günaydın!!!
Monday, September 24, 2007
ÖYKÜ
AŞK’IN ÖLÜMÜ
Onu bulduğumda,sırtını yüzyıllık çınar ağacına yaslamış,sağ bacağını altına almış,bitkin bir vaziyette oturuyordu.
Göğsünün solundaki kılıç yarası kıpırdamasına izin vermiyordu,yaradan sızan kan boynuna da bulaşmıştı.
Bu toza ve kana bulanmış mekanda,deliler gibi onu arayan gözlerim nihayet ulu çınar ağacının dibindeki kırmızı beyaz kıpırtısız lekeyi görünce hedefine kilitlenmişti.Ne durumda olduğu önemli değildi,sadece onu nihayet bulmuştum.Bir arayışın ,bilmem ne zamandır süren bir arayışının ,nihayete ermiş olmasının verdiği rahatlama ve görevimi yapmış olmanın huzuru içinde,derin bir iç geçiriş ile soluğumu koyuverdim.başımın üstünden sürü sürü, cığlık cığlık geçen kuş sürüleri belki önceden dikkatimi çekerdi,aslında birkaç dakika önce onlar kadar ürkmüş olan ben ,şimdi sadece çınar ağacını ve altında gizlediği hazinesini görüyordum.
Elimden geldiğince hızlı koşmaya çalışıyordum,lakin ayaklarıma dolanan melun etekliğim ,insan kanı ve yağmur suyu ile harmanlanmış irinli toprakta yürümeme izin vermiyordu.Ne kadar çabalarsam o kadar yavaşlıyordum,ulaşmaya çalıştığım ağaç ve altındaki bitkin gölge ,ben yaklaştıkça uzaklaşıyor gibiydiler.
Bu bir rüya olmalıydı. Etrafımdaki tuhaf renkli toz bulutuna bakılırsa öyleydi de.
Etekliğimi iyice toparlayıp ,çamura bata çıka ilerledim.Yaralının yanına vardığımda artık hissizleşen bacaklarım beni taşımaz oldu ve yüzü koyun çamura kapaklandım.Karşımdaki binadan gelen cehennemi sıcaklık ve püsküren küller yüzünden gözlerimi açamıyordum,nefes olmaya çalışmak boşuna bir çabaydı zira ciğerlerimin havadan çok daha ağar yapışkan ,sıcak bir katranla dolduğunu hissediyordum.Yangının bahçeye sıçrayıp çınar ağacını ve altına sığınmış olanları yalayıp yutması an meselesiydi.
Çocukluğumdan beri gördüğüm yangın yeri rüyalarının birinin içinde miydim,yoksa bu gerçekleşen bir kehanet miydi….
İçimde kalan son bir yaşama tutunma arzu ile titreyen bacaklarımın izin verdiği kadar,ayağa kalktım,onu koltuk altlarından kavrayıp yangından mümkün olduğunca uzak bir yere doğru sürüklemeye başladım.göğüsündeki kesikten yeniden kan fışkırmaya başlayıp,iniltileri benim de içimi acıtana kadar onu ancak birkaç metre taşıyabildim.Başka bir çınar ağacın altındaydık.Buradan başka bir yere götürülemeyecek kadar bitkindi,zaten bunun bir faydası da yoktu sanırım.Bu kül bulutunun arkasında ne gidecek bir yol ne de yangını söndürecek bir şey yoktu.o zaman onunla burada ölecektim.Ateşin içinde eriyip zamanda yok olacaktık,bedenlerimiz birbirine kaynayacaktı.Bunu düşündüğüm anda ateşin hararetini taşıyan rüzgar yüzüme tatlı bir meltem gibi serince çarptı.
Başını ağaca yaslamış olan yaralının yüzü bana dönüktü.Gözlerini araladığında ,
yeşil gözlerinden göç etmek üzere olan ışığı,son bir kez daha görebildim..
O zaman ,kılıcı tutan elini bıraktı,göğsümün üzerine koydu,işte tam o anda kalbim yerinden sökülüp o elin içinde eriyip yok olmak için sonsuz bir arzu duydu,O elden yayılan sıcaklık ,yangının azametini bastıracak kadar büyük ve tüm hücrelerime nüfuz edecek kadar güçlüydü.
“Bir gün döneceğim…Söz verdik….Burada sözümü tutamadığım için affet…
Döneceğim güne kadar burandayım….”
Yüreğimin içine nüfus eden o sıcaklık gittikçe genişleyen bir girdaba dönüşürken,onun gözlerindeki ışık da gittikçe zayıflıyordu.
Yüzüne belli belirsiz yorgun bir gülümseme yayıldı,eli göğsümden kucağıma düştüğünde ,gözlerindeki fer kayboldu…
Yaşam onu terk ederken ,ruhu ebediyete kadar kalacağı mabedine yerleşmişti..Yüreğime…
ÖYKÜ
YILDIZLA KONUŞAN KADIN
hava sıcaktı her zamanki gibi....bu sene zaten sıcak bir yazdı .güneş denizin üzerinden son kızıllığını da toplamıştı ve akşamın ilk yıldızı lacivertle mor karışımı gök yüzünde tek taş pırlanta gibi parlıyordu..bir evin terasında,denize karşı iki kadın paylaşıyordu aynı anı..genç olan sandalyeye oturmuş ayaklarını balkon duvarına dayamıştı.eskiden gördüğü bir rüyayı anımsadı böyle bir yaz gecesi,o ne mutlu bir kalabalıktı,birlikte dans ettiği,.o ne eylenceli bir akşamdı ve herkes ne mutluydu o da ..hem de hiç olmadığı kadar ,hiç şüphesiz bu birlikte olmanın ,ait olmanın verdiği bir mutluluktu .çılgınca elleri havada o yaz gecesinde dans ederken üzerlerine yıldızların yağdığı görmüştü. ne inanılmaz bir şeydi.sonra saçlarına düşen yıldızları toplayıp,tahta bir kutuya koymuştu.
_o benim yıldızım
beyaz saçlı kadın kollarını balkon demirine dayamış ,ayakta duruyordu.gözlerini yıldızdan ayırmdan konuşuyordu.genç olan bir anda sıyrıldı düşüncelerinden.onunla aynı anda aynı şeyleri düşünüyor olmak biraz şaşırtıcı idi,sonuçta rüyaları ve hayalleri onun için en mahrem duygularıydı.bunlardan en yakınlarına bile söz etmemişken şimdi böyle onunla aynı şeyleri düşünmek biraz rahatsız edici idi..
beyaz saçlı kadın,ötekinin sandalyede rahatsızca kıpırdandığını pek görmemiş gibi devam etti
_her gece ben onunla konuşurum.dertleşirim.o benim yıldızım beni anlar.
_peki bir adı var mı,aslında o çoban yıldızı,bilirsin belki?
_var "aşkım"...
_ne yani yıldıza "aşkım" adını mı taktın?biliyor musun ben de aşığım bir yıldıza..
yaşlı kadın ötekisini pek dinlemeden sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi devam ediyordu.
_her gece o benim için gelir ,benim için parlar ,sonra sohbetimiz bitince gider.
_ne şanslısın ben de benim yıldızımla konuşurum hep,benim için burada,tıpkı benim onun için burada olduğum gibi..o da çok uzakta ,ama çok yakın onu her düşündüğümde öyle parıldar ki ve beni öyle parlatır ki...
_o benim herşeyim...
_benimki de ....ne tesadüf...sen bir yıldıza aşık olan prensin hikayesini bilir misin?
hani onun ne kadar uzakta olduğunu hiç düşünmeden aşkını her gece yıldıza anlatan prens...her gece göğe yükselip yıldız aşkının yanına konan prens..
bir gün aşkının ne kadar uzakta olduğunun farkına varmış ve o zaman içine ona hiç ulaşamayacağı şüphesi düşmüş,buna inanmış ve bir daha asla göğe çıkp aşkının yanına varamamış,yada düşmüş galiba...yani öyle birşey..
ben de onu ilk gördüğüm günden beri,aynı şekilde parıldadığımızı anladım.öyle şeyler hissettim ki zaman ,uzaklık hiç önemli değil..önemli olan seni duyuyor olması,tıpkı senin onu duyduğun gibi..ve ona sahip olduğunu biliyorsun,ve sahip olduğunu bildiğin şeye sahipsindir de..birşey beklemediğin için hayal kırıklığına da uğramazsın..sadece seversin onu severken kendini sevdiğini ve aslında onda yansımasını gördüğün herşeyi sevdiğini bilerek..
genç kadın bunları mırıldanarak söylemişti,ötekisinin zaten onu pek dinlediği yoktu,beyaz saçlı başını kaldırmış iyice kararan gökyüzünde tek tük parlamaya başlayan yıldızların arasında ,denizin üzerine doğru alçalan parlak yıldıza ,"aşkım"a bakıyordu....
ŞİİR
KRİSTAL
doğum günümdü, gördüğüm gün seni.
aniden yanan bir ateş düştü ruhuma,
bu gözlerinde tutuşan her ne idiyse,
bir kristal olmalı.
ey aydınlık gözleri,
eski bir tılsım gibi parıldayan.
boşuna çalışma,
okuyamazsın ruha yazılan gizemi,
meleklerin birbirine söylediği.
ne çok anı uyandı senin yüzünden
ve ne çok gömülmüş ümit!
hüzünlü düşünceleri melodilere dönüşen,
ne çok gözü bağladın,
dalgın derin bir uykuda,
sihirli bir sesle.
rüzgarın sırtına binmek isterdim,
yalnız bir albatros gibi.
ah kalbin sakladığı gizli güzellik,
ve sanatın şakacı bilmecesi.
yatar ruhumun derininde bu manzara,
kristal gezginci sularıyla,
parlak temiz bir nehir gibi.
bu ölümlü zamanların ölümsüz sesi.
ne kadar geç düştün Cennetten,
yakan Cehennem dokunuşu gibi.,
yağan yağmursun üzerime.
ne söylemek istiyorsun?
üzgünüm,
bunlardan başka kelime bilmiyorum,
aşkın güzelliğini anlatan.
ama o biliyordu bu demirden kalp,
taşıyordu kadın zayıflığını bir parça,
bunun için açması kolay oldu gözlerimi,
dalgın,derin bir uykuda,
sihirli ,kristal bir tebessümle.
BİLİM
DUYUMSAL DÜŞÜNCE ( SİNESTEZİ)
sinestezi normalde ayrı ayrı yaşanan duyguların bir araya gelip kaynaşması durumu için kullanılan bir terim,tek bir duyuya gelen uyarının beş duyu ile algılanması olayıdır.müziği görmek veya renkleri aynı zamanda tat veya koku olarak algılama gibi.genelde istemsiz bir tetikleryici unsur ile oluşur.aniden çok eski anılar sadece film kareleri olarak değil şekiller,tatlar ve renkler olarak hatırlanır örneğin benim moğollardan "madımak" şarkısını her dinlediğimde çocukluğumu "koyu mavi "olarak hatırlamam gibi,gözlerimi kapatıp bir müzik dinlediğimde ,karanlıkta devinip duran renkler şekiller görmem gibi,ya da bir resme bakarken çikolata kokusu almam gibi..
sinestezinin en bilineni her harfi farklı bir renk olarak görmek olayıdır ancak her sinestezik aynı harfleri aynı renklerde görmez,herkesin algılaması farklıdır.aslında aura görme olayı da bir çeşit sinestezi gibi geliyor bana.sinestezi bir algılama bozukluğu gibi görülse de ,normal bir beyin fonksiyonudur.bebekler tam bir sinesteziktir ancak zamanla duyulardaki algılama "öğrenme" ile yerli yerine oturur.
Sinestezi deneyimi üç yoldan biriyle ortaya çıkabilir: gelişimsel, kazanılmış ve farmakolojik sinestezi şeklinde. Bunların arasında en sık rastlanılanı, gelişimsel sinestezidir. Bu kişiler, erken çocukluk döneminden başlayarak, olağan bir şekilde algısal ve/veya kavramsal sinestezi deneyimi yaşarlar. Gelişimsel sinestezinin nedeni bilinmemekle birlikte genetik olarak baskın kalıtım veya X-kromozomuna bağlı bir geçişi olabileceği yönünde kanıtlar vardır. Bir ailede birden fazla kişide bu yetenek ortaya çıkabilir. Bu ailelerden en ünlüsü Rus yazar Vladimir Nabokov'un ailesidir. Bu sinestezik ailelerin varlığı sinestezinin genetik temelli olduğunu gösterir. Sıklığı kesin olmamakla birlikte 2000'de 1 ila 25.000'de 1 kişide ortaya çıkar. Kesin olan, kadınlarda erkeklerden 3-8 kat daha sıklıkta ortaya çıktığıdır.
Sinesteziklerin çoğunluğu solaktır. Herhangi bir ruhsal ve beyinsel rahatsızlık eşlik etmez, sağlıklıdırlar. Hepsinin olmamakla birlikte, çoğunluğunun bellekleri çok iyidir. Ancak, hatırlamada daha çok eşlenikleri kullanırlar. Nesnelerin uzamsal yerleşimini çok kesin olarak hatırlarlar. Yüksek zekalarına rağmen, bir kısmı belirgin olarak hesap yapmada zorlanır. Sağ-sol yanlarını sıklıkla karıştırırlar. Birinci derece akrabalarında disleksi (okuma bozukluğu), otizm ve dikkat eksikliği normal toplumdan daha sık olarak, %15 oranında rastlanır. Bilinmeyen bir nedenle homoseksüel tercihler sinesteziklerde sıktır (%10). Yaşamışlık hissi (deja vu), olacak olayları önceden rüyalarında görme gibi "nadir deneyimleri" de sık yaşarlar.
"ayna dokunuşu sinesstezisi" ise farklı bir bir tür duyumsak karışımı belirtir.bu tip sinsestetikler televizyonda,sinemada veya herhangi bir yerde birine dokunulduğunu gördüklerinde ,aynı yerlerine dokunuluyormuş hissine kapılırlar.bu sinestezi türünde beyinin normalde dokunma duyusunu algıladığında gönderdiği sinyalle ,başkasına dokunulduğunu görüldüğünde gönderdiği "ayna sistemi sinyali" karıştırmaktadır.
ayna tepkisinin empati duygusu ile,yani başkalarının davranışlarının altında yatanları hissedebilme yetisiyle ilgili olduğu düşünülüyor.
Eşlenikler
Farklı kişiler sinestezinin aynı tipini deneyimledikleri gibi tetikleyicileri de aynı olabilir. Ancak, sinestezik eşlenikler kişiler arası büyük faklılıklar gösterirler. Alfabenin aynı harflerini, aynı renk olarak deneyimleyen iki kişi bulma şansı çok azdır. Eşleniklerde kişiler arası farklılıklar olmasına rağmen, kişilerin deneyimledikleri eşlenikler ileri derecede özel ve uyumludur.
Aslında sinesteziye benzer deneyimleri hergün hepimiz yaşarız. Örneğin, bazı müzikleri "sıcak, soğuk", bazılarını "keskin" olarak hissederiz. Neden? Acaba, işittiğimiz seslerin sinirsel ağları, sinestezikler kadar olmasa da kısmen beyindeki "sıcak, keskin" algılama alanlarına mı karışmakta? Richard C. Cytovvic'e göre "... tümümüz sinestezikiz ve ama algılamanın holistik (bütüncül) doğasının bilinçli şekilde farkında olan, yalnızca bir avuç insan"
Eğer sinestezi gerçekse, normal insanların yaşayarak deneyimlediği gerçek nedir? Birinci kişi, öznel olarak bir sinestezik, gerçeği algıladığı gibi deneyimliyorsa (harf-renk) ve bu deneyimin normalden farklı olduğunu bir ikinci kişiden, yani diğer insanlardan edindiği bilgiyle öğreniyorsa, bizim beyinlerimizle algıladığımız öznel gerçek nedir? Hepimizin öznel gerçekliği neden aynı değil? Ya hepimiz dünyayı-evreni olduğundan farklı algılıyorsak ve onların gördüğü gerçekse!
kaynakça:
Dr. Sultan Tarlacı
nöroloji uzmanı
Nature Neuroscience Temmuz 2007
ŞİİR
BEBEK
Ben ateş su hava ve toprağım.
Çok uzundu yolculuğum.
Her şeyin başladığı yerdir tohumum,
Sonsuz bir karanlık,
Sadece düşüncenin var olduğu.
Güneşin ışığından geldim
Ve dünyanın ormanlarından.
Gelgitlerinden çıktım denizlerin.
Usulca kayıp geçtim
Derin karanlık sularından göllerin.
Ben gelirken,
Yıldızlar şarkı söylüyorlardı,
Yumuşak kanatlarla çevriliydi beşiğim.
Bir düş görüyordum,
Yaşanmış ve yaşanacaklara dair.
Aniden uyandım buradayım.
Gök gözlerimde asılı kaldı anılar.
Evet,zor ve uzun bir yolculuktu.
Unutmayacağım!!!!
“Unutursun” diyen sığırcığa inat.
ŞİİR
YERYÜZÜ MELEKLERİ
bizler yeryüzü melekleriyiz,
her birimiz bir görevle gönderilen.
biz yeryüzü savaşçılarıyız,
ışığımızla korur iyileştiririz.
şimdi cennetten uzakta,
hüzünlü bir gecenin seyircileriyiz.
arkadaşlarım,hatırlamak istiyorum,
her zaman benim yanımda olduğunuzu.
bütün bu geçen yıllar boyu.
beni izlediğinizi ve yönlendirdiğinizi,
çok olmadı,göreli ötekileri,
ay ışığının altında hayal kuran melekleri.
kurumuş kalbim anladı,
bildiğim ne varsa dağılıp gitti.
fakat eğer bana gurur ve nafile ümitten bahsetselerdi,
bir daha yaşamazdım o aydınlık saati.
tozların içinde yuvarlanana kadar.
anlayamadım hiç bir şeyi
bana dediler ki:
korkma, bu sadece yaşamak.
bak!
işte yükseliyor gecenin içinden göğe,
farklı bir ruhun ışığı ,umut ve güzellikle.
dedim ki:
biliyorum,
kalbim hepsinden daha parlak,
hala yalnızım fakat.
beni koruyun,bana ışığını verin düşüncenin.
gelin,
bulun , bilgiç bakışlı bir çocuk gibi
gizli ormanımda yattığım yerde beni.
MANZUM HİKAYE
AYNA
ey ayna!
tılsımı sinmiş masallara,
bu gönül yolunu arar,
sen ki rehberlik edersin,
her şeyi kaybettiğimizi sandığımız anda,
söylesene kaybettiğim biri mi var orada?
ayna dedi ki bana:
kurtulmuşken iplerinden,
çözülmeyen düğümlerin
bilinmeyen tarafındadır perilerin.
bazen bir gülüştür aşina,
gizli bahçesinden gelen gönlün
tükenip bitecek mi sandın,
bununla ömrün.
beklediğin birşey var sanma,
her sır ateşine yanma!
kurtarıcısı olmuş hayallerin,
eski ifrit barınağından.
ip gibi süzülüp gider yanağından.
seni yakalar tekrar tekrar,
zayıf bir yanından.
sanma ki ,her ruh ilim doludur,
belli ki bu yolun sonudur.
vazgeç bu işten,
medet umma her gülüşten.
inlerken bedenin ah-u zar ile,
o çoktan terketti seni,
herc-ü merc ile.
ey aynanın öteki yüzü!
karanlıktır onun yüzü,
yeter insaf et!
çağırma öteki yüzü.
bir madalyonun iki yanı,
iyi tanı öteki yarını.
karanlıktır barınağı.
bu dünyadadır bir ayağı.
dinsin bu acı,
iyi sula ki büyüsün Tuba Ağacı,
her diktiğin ümit filizlensin,
üzerine hüzün çökmesin.
işte benim sana söyleyeceğim budur.
artık başka bileceğin yoktur.
belki umduğum bu değildi.
ama bunlar aynanın doğru sözleriydi.
o asla yalan söylemez,
karışık şeyler hissetmez.
vardı ikinci bir sorum ,
dedim ki:
eskiyince elbisem topraktan imal,
yenisini giyip gezebilir miyim, bir ihtimal?
ayna dediki bana:
sonsuz yaşamın olduğu yerde,
sen bir zerresin.
bedendeki esirsin.
zannetme iklim iklim gezersin.
kurtuluşun kalbinde,
aradığın cevabı bulacaksın,
ama yine unutacaksın.
unutmadığın gün,işte o an kurtulacaksın.
benim görevim,bunu sana hatırlatmak.
zaten sende olanı sana yansıtnak.
görüp görmemek sana kalmış,
bil ki görenler duyanlar varmış.
araştır bunları ilim,irfanla
haydi kal sağlıcakla.
kapandı aynanın yüzü,
yansıtanın yansıyandaki gücü.
farklı olsun isterdim belki cevaplar.
ne tatlıydı ruhumdaki girdaplar.
karanlık çeliyordu aklımı,
göz boyayıcı şıklıkları.
çünkü kırgındım,
beni unuttuğunu sandım.
belki de bağlantıyı kopardım.
anladım ki çok uzaklarda da olsa,
kopmayan bir bağ varmış,
bütünle parçası arasınsa.
bekler durur hala ruhum,
ömür denen hayalin kıyısında.
Saturday, November 18, 2006
Tuesday, October 31, 2006
TWO SAD POEMS..

SPRIT OF THE NIGHT
Shadowy ,shadowy but yet unbroken.
How it hangs upon the day,
A mistery night.
Hightlight of the night,be silent,
Listen to breeze ,breath of the stars.
Shadowy shadowy but yet unbroken.
Like a drew drop from the grass.
Mystery of mysteries,
From the other world's given.
A spell had bound me,
The reason has been the moon or stars.
Which is not lonliness,
This is the sprit of the night.
And your soul will find itself alone,
From the breeze of the night.
How it hangs upon a day
Silent and shadowy night.
Shadowy but not unbroken
Is asymbol of space and time.
Out are the lights,out all.
The curtain,silent pall,
Comes down over ,
Each waving things..
WHO KNOWS?
Who knows?
You are out my door,knocking knocking again.
Live is a simply play,
In my lost garden.
Who knows?
You are mine or not.
Came back again from the ancient ruins
Of my soul.
Dead is a simply play,
In my lost garden.
Who knows,who you are?
Weep above nameless grave,
Eternal dews come down in drops..
Once upon a time,
We smiled like the chill seas.
With lilies there that wave.
Nothing save our souls,
Over the magic solitude.
And your eyes have all seeming,
Of a demon's that dreaming.
That years of love have been forgot,
In a fever of a minute.
Lie dead on my heart strings,
With the weight of the time of remember.
And....
You have to know!
This is not my founts of bliss.
This is not flowers of twentyseven springs.
I don't care who you are now.
Once upon a time..
The ring was on my hand,
And the wreath was on my brow.
And my love! you loved me well.
So my heart was brighter than the sun.
Just...
You have to know!
Around the misty memories.
No time those years are driven,
And....
Weep above a nameless grave,
Eternal dews come down in drops,
From your angel eyes to my soul..




